MUSTAFA TÜRK

MUSTAFA TÜRK

MAVİ NOTLARIM

HADİ GİY

18 Mayıs 2020 - 13:01


 
Yaz çoktan bitmiş sonbahar rüzgarlarını ve yağmurlarını artık yavaş yavaş hisseder olmuştuk. Dallardan düşen yapraklar misali ağaçlar bir yandan hüzünlenirken, hayatımıza renk katan neşe ile yakan top, istop, dokuz saksı, uzun eşek gibi oyunlarımız, geceleri sokak lambaları altında oturup patlamış mısır yediğimiz günler artık geride kaldığı için hüzünleniyordum. Artık sokaklar bom boştu.
Bir gün öğle üzeri İsmail abimin terzi dükkanından çıktım, dışarı da kuru ayaz iliklerime kadar işliyordu. Bir an önce evimize kavuşmayı istiyorum ama rüzgar benim o küçük bedenimi engelliyordu. Sekiz yada dokuz yaşlarındaydım. Rüzgarın o uğultulu sesi hala kulaklarımda. Rüzgardan korumak adına ellerimi kulaklarıma doğru kapatarak, bir yandan da yere bakarak yüzüme gelecek rüzgarın etkisinden kurtarmayı düşünerek, yürümeye çalışırken, iki tane kağıt paranın ayağıma dolandığını gördüm. Paraları rüzgarın uçurmasına müsaade etmedim ve ayaklarıma çarpan parayı alıp cebime koydum. Dışarıda benden başka hiç kimse yoktu, evime yaklaşmıştım kimseye soramadan mecburen evimize girdim. Rahmetli annem ve babam beni zaten merak ederlerdi çünkü evin en küçüğü bendim.
Babam sobayı yakmış üzerine patates koymuş, üzerinde çıtır çıtır patlatmış, tuzlayarak ve soyarak bana uzatmıştı. Rahmetli babam çok yoksulluk çekmiş kimseye muhtaç olmadan kendini yetiştirmiş bir insandı. Rahmetli babam kurtuluş savaşından tam beş yıl önce dünya'ya gelmiş,babasını hiç görememiş çünkü İsmail  dedem doğuda savaşa katılmış, bir daha geri dönmeyince babaannem ikinci evliğini yapınca rahmetli babam yedi yaşında tek başına kalmış. Çocuk yaşta babasından kalan tüm mirası birileri tarafından elinden alınmış ve bir daha görememiş. Ölümünden çok kısa bir süre önce babam oğlum ben yedi yaşımda tek kaldığım da kese kese altınlarımız vardı onlar bana verilmedi demişti. Babamın altınlarının yakınımız olan zengin bir ailede olduğunu bilmesine rağmen, istemeyi onuruna yedirememiş muhteşem bir baban oğlu olmakla hep gurur duydum. İşte varlık içinde yokluk yaşamak buna derler. Ben ailemin her ferdi ile gurur duydum. Çünkü ailemizin yetiştirdiği her birey toplum içinde her zaman sevildi ve sayıldı.
 O çok mutlu olduğumuz yıllarda Afyonkarahisar'ımızın en güzel mahallesinde oturmamıza rağmen biz zengin değildik. Komşularımızın büyük bir bölümü, bugünün tanınmış zengin aileleriydi,ama zengin fakir ayrımı yapılmadan çok güzel günler yaşanırdı. Hatta Ermeni bir ailede vardı mahallemizde. Biz çocukları çok severdi.
O rüzgarlı güne tekrar geri dönmek istiyorum çünkü benim için farklı gün olarak bu güne kadar unutmadığım anılarımdan birini anlatacağım, çünkü çok önemli.
Parayı bulduğum günün bir gün sonrası hiç unutmam eski kasaplar çarşısının hemen yanında meşe kömürü satan esnafın bitişiğinde köşede bir ayakkabıcı vardı onun önünde abimin dükkanına doğru giderken vitrine takıldı gözüm, küçük bir ayakkabıdan gözümü alamadım. Dükkan sahibi beni görünce çok beğendin istersen sana vereyim dediğini hayal meyal hatırlıyorum. Bir iki kez sormuş aslında. Hadi al dedi yok dedim kabul edemem desem de önce ayakkabıları ayağımda denedi. Bende bir gün önce bulduğum para var o bunları almama yeter mi dedim, parayı ayakkabıcıya verdim. Aslında amacı bana parasız vermekti ayakkabıyı ama ben ısrar edince tamam dedi. Para yetti mi yetmedi mi bilmiyorum. Aslında ayakkabıya ihtiyacımda yoktu, çocukluk işte. Ayakkabıları giydim bende havalar bin beş yüz şen şakrak eve gittim. Evin önünde annem ve komşumuz konuşuyorlardı. Yaklaştığımda komşu teyzenin eşinin bütün  parasının rüzgarda uçtuğunu büyük bir bölümünü topladıklarını, küçük miktarda paranın gittiğini duyunca utandım ne yapacağımı şaşırdım ve hemen eve girip ayakkabıları evimizin bodrum katında sakladım ve hiç giymedim ondan sonra. Evimiz 1920 yıllarda yapılmış dışarıdan  baktığınız da iki katlı içerden üç katlı bahçeli muhteşem bir Ermeni eviydi.Bahçemizde,dut, erik ağaçları, yanında sümbül ağaçları vardı. Yazın rahmetli babam sümbül ağacının altında çayını kahvesini içerdi orada oturmak onu çok mutlu ederdi. Babamı kaybettikten hemen sonrası mezarına hemen sümbül ağacını diktim, her gün gidip suladım şimdi o sevdiği ağacın altında uyuyor babam.
Yine hikayeye geri dönmek istiyorum komşumuzun o parasını bir türlü verememiştim. Aradan yıllar geçti evlendim, çocuklarım oldu. Her bayram öncesi ben ailemi alıp arife gününde rahmetli anne ve babamın evinde olup onlarla olmaktan mutlu olurdum. Birlikte güzel vakit geçirirdik. Yine böyle bir bayram öncesi babamlara doğru giderken, tam yıllar önce parayı bulduğum noktada telaş insanlar heyecanlı evlerinin önünde bakıyorlar koşarak gelenden bir haber aldım bizim kapı komşumuz hastalanmış, onun acilen doktora gitmesini duyunca çocuklarıma siz devam edin diyerek bir koşuda giderek bir taksi tuttum getirdim, bütün masrafları için taksiciye parasını verdim . Bir iki komşumuz  ile birlikte hastaneye götürdüler ama maalesef komşumuzu kaybettik. Allah’ım nurlar içinde yatırsın hepsini inşallah. Komşuluk, insanlık, sevgi ve saygı çok güzeldi o yıllarda. Çocukluğuma tekrar geri dönmüştüm o nasıl üzüldüm ise bu günde aynısını yaşıyordum. Aklımın bir köşesinde yıllar geçse de duruyordu o parayı bulduğum gün. İşte yüce rabbimin büyüklüğünü bir kez daha yaşadım bu kez yıllar önce komşumuzun bende olan parasını ödetme şansını verdiği için oturup ağladım. Çok ama çok büyük yükten kurtulduğum gibi, yüce rabbim ona zor gününde lazım olacak bu parayı yıllarca benim taşımamı sağladığını düşünüyorum.
Sevgi ve saygılarımla ramazan bayramınız mübarek olsun.
 

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Muhammet Demirci
    1 hafta önce
    Sürükleyici ve özlem içeren bir yazı teşekkür ederim hocam