☰
✕

Yeter Ki İnsan Şükür Fakiri Olmasın

03 Kasım 2015 - 12:55

Yeter Ki İnsan Şükür Fakiri Olmasın     Rabbimiz 'Allah'ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız' (Nahl/18) , 'Eğer şükrederseniz elbette nimetimi artıracağım...' (İbrahim/7), 'Eğer siz iman eder ve ...

Yeter Ki İnsan Şükür Fakiri Olmasın

 

 

Rabbimiz “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız” (Nahl/18) , “Eğer şükrederseniz elbette nimetimi artıracağım…” (İbrahim/7), “Eğer siz iman eder ve şükredersiniz, Allah size neden azap etsin! Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.” (Nisa/147), “Öyleyken Rabbinizin hangi nimetini yalanlayabilirsiniz?” buyurarak nimetin ve nimeti verenin farkında olmamızı bizlerden istemektedir.

“Ensari bir zat gelip Resûlullah (sav)’den bir şeyler istemişti.

Efendimiz (sav), “Evinde hiçbir şey yok mu?” buyurunca adam “Evet, Bir çulumuz var. Bir kısmıyla örtünüp, bir kısmını da yaygı olarak yere seriyoruz! Bir de su içtiğimiz kabımız var” dedi.

Efendimiz (sav), “Onları bana getir!” diye emredince adam gidip getirdi.

Efendimiz (sav), eşyaları eline alıp “Şunları satın alacak yok mu?” buyurdular.

Bir adam “Ben bir dirheme satın alıyorum” dedi. Resûlullah (sav) “Bir dirhemden fazla veren yok mu?” dedi ve iki üç sefer tekrarlayarak (açık artırmaya çıkardı).

Orada bulunan bir adam “Ben onlara iki dirhem veriyorum” dedi. Efendimiz (sav),   eşyaları ona sattı. İki dirhemi alıp Ensari’ye verdi ve  “Bunun biriyle ailen için yiyecek al, âline ver. Diğeriyle de bir balta al bana getir!” buyurdular. Adam gidip bir balta alıp getirdi. Resûlullah (sav), ona eliyle bir saplık geçirdi. Sonra “Git, odun eyle, sat ve on beş gün bana gözükme!” buyurdu. Adam aynen böyle yaptı, sonra on dirhem kazanmış, bunun bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın almış olarak yanına geldi.

Efendimiz (sav), “Bak, bu senin için, Kıyamet günü alnında dilenme lekesiyle gelmenden daha hayırlıdır!” buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti. “Dilenmek, sersefil, fakra düşmüş veya rüsvay edici borca batmış veya elem verici kana bulaşmış insanlar dışında, kimseye caiz değildir” (Ebu Davud, Zekât 26) buyurdu.

“Fakirim” diyen bir insana, “Gözlerini kaça satarsın?” “Aklını kaça satarsın?” diye sorulup, Allah (c.c.)’ın ona verdiği nimetler sıralandığında, aslında para ile alınamayacak, paha biçilmez nimetlere sahip olduğunu anlamıştır. Efendimiz (sav) “İslâm hidayeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!” (Tirmizi, Zühd 35), “Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.”Tirmizi, Zühd 34 buyurarak bize bir ölçü tayin etmiştir.

Bir zamanlar cömertliği dillere destan olan Hatem-i Taî, misafirlerine büyük bir ziyafet vermiş, kırk  büyükbaş hayvan kesmişti. Ayrıca herkese güzel ve kıymetli hediyeler dağıtmıştı. Aynı gün şehrin dışına gezmeye çıkan Hatem-i Taî, yolda bir ihtiyar gördü. Sırtına odun yüklemiş, iki büklüm gidiyordu. Odunların bir kısmı dikenli olduğu için de ihtiyarın eli yüzü çizik içindeydi. Hatem ihtiyarı durdurdu ve:

– Be adam sen Hatem-i Taî’yi tanımıyor musun? Şu anda herkese ziyafet ve hediyeler veriyor. Sen de git, ihtiyacını al. Böyle beş kuruşluk dikenle uğraşma, dedi.

İhtiyar, Hatem’in ismini duymuştu ama hiç görmemişti. Döndü ve şöyle dedi:

– Ben bu dikenli yükü izzet ve şerefimle taşıyorum. Onu taşırken ter dökülüyor, fakat kimseye yüzümün suyu dökülmüyor. Ben gidip de bir mide için Hatem-i Taî’nin minneti altına girmem, hürriyetimi kimseye vermem!..

Sonraları Hatem-i Taî’ye bu dünyada kendisinden daha cömert ve şerefli bir insan görüp görmediğini sorduklarında cevabı şu oldu:

“O sırtıyla odun taşıyan ve bana minnet etmeyen ihtiyar benden daha şerefli, daha mert ve daha yüksek bir kimsedir.” (Sadi Şirazî, Gülistan)

İnsanlık tarihinde cimrilik ve israf edenler kanaat sahipleri kadar hayattan zevk alamamışlardır. Eğer insanlar iktisattaki izzeti, kanaatteki şerefi bulsaydı, sırtıyla odun taşıyarak geçimini temin etmeyi tercih ederdi. Bu yolla belki çok mal kazanamazdı, fakat insanlığını korurdu.

Bu hususta Üstad Said Nursî (ranh)  İktisat Risalesi’nde  “İsraf hırsı doğurur, hırstan da üç netice çıkar.

Birincisi, hırslı ve mal düşkünü kimse kanaatsiz olur. Kanaatsizlik insanın çalışma şevkini kırar. Şükür yerine şikâyet ettirir, insanı tembelliğe atar. Helal kazancı terk ettirir, haram yollardan zahmetsiz mal aratır. Bu yolda insan izzet ve şerefini feda eder. İsrafa dalan milletlerde tüketenler çoğalır, üretenler azalır. O vakit cemiyetin ayakta durmasını temin eden hizmetler durur veya durma noktasına gelir,

Hırsın ikinci sonucu pişmanlık ve perişanlıktır. Kâinatta mal hırsı ile huzur bulmuş, rahat etmiş hiçbir insan veya hayvan yoktur.

Mal hırsının üçüncü ve en önemli neticesi, ihlâsı yok edip, insanı riyakâr, gösteriş düşkünü ve bencil yapmasıdır. Bu hırs içinde Allah’a güzel kulluk yapılamaz, kalp huzur içinde Yüce Rabbi’ne yönelemez, insan kula kulluk yapar hale gelir. Bu da tam bir felakettir,

Kanaat ve iktisat nefsi susturmak, kalbi rahatlatmak içindir. Bu da huzurla ibadet için lazımdır, Hedef keyif değil, kulluktur” der.

Ehl-i kanaat ile ehl-i hırsı, büyük bir zatın divanhanesine giren birisi kalbinden “Beni yalnız kabul etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler lütuftur”, diğeri, güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecburmuş gibi, mağrurane “Bana en yukarı iskemleyi vermeli” diyerek hırsla içeri giren, gözünü yukarı mevkilere diken, divanhane sahibi tarafından geri döndürülüp aşağı oturtulan iki şahsa benzetir.

Birinci adam mütevaziâne giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. “Daha yukarı iskemleye buyurun!” der. O da gittikçe teşekküratını ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüt eder. İkincisi ise Ona teşekkür etmesi gerekirken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilâkis hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor.

İşte, dünya bir divanhane-i Rahman’dır. Zemin yüzü bir sofra-i rahmettir. Derecat-ı erzak ve merâtib-i nimet dahi iskemleler hükmündedir.( 22. Mektubun 2. Mebhas)

Davud-u Taî Hazretlerinin hizmetçisi güzel bir et yemeği yapıp getirmiş. Hazret yemeğe bakınca, aklına yetimler gelmiş. Hizmetçisine: “Falanca yetimlerden ne haber demiş?” Hizmetçi: “Efendim, onlar bildiğiniz gibi demiş.” Hazret: “O zaman bu yemeği götür, onlar yesin.” demiş. Hizmetçi: “Fakat uzun zamandır, siz de et yemeği yemiyorsunuz.” dediğinde; Hazret: “Sen bu yemeği götür, bu yemeği onlar yerse; yemek, arş-ı âlâ’ya, ben yersem helâya gider” demiş.