☰
✕

SEVDAYI SEK SEVENLERE

10 Şubat 2015 - 06:16

Türk sanat müziğine yıllarını vermiş büyük bir sanatçımıza daha kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyoruz. Zeki Müren'den sonra bu alanda tek marka olan Müzeyyen Senar yaşama gözlerini yumdu. ...

Türk sanat müziğine yıllarını vermiş büyük bir sanatçımıza daha kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyoruz. Zeki Müren’den sonra bu alanda tek marka olan Müzeyyen Senar yaşama gözlerini yumdu. Bizim dönemin insanlarının büyük bir bölümü bu sesi TV olmadığı zamanlarda evlerimizde tek eğlencemiz olan radyolardan ya da gramofonlarda taş plaklardan tanırdı. Güçlü sesi ve yorumu ile mes ederdi insanları. Her yaşamın mutlaka tadacağı ölümden kaçış yok bunu hepimiz biliyoruz. Türk sanat müziğimizin bu usta yorumcusunu da güzel bir şekilde onu anarak uğurlamakta bizim görevimiz olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple onu çok güzel anlatan bir yazı okumuştum sizinle paylaşmak istedim.

Taş plaktan Müzeyyen Senar’ın sesi duyuluyordu. Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin*…”

 

***

Dışarıda deli gibi yağmur yağıyordu ve ahşap çatıdan gelen sesler, şıp şıp şıp… Kandiller ve mumlar meyhaneye soluk sarı ve loş bir hava katmıştı. Yağmur, toprak, odun ve anason kokusu duyuyordum. Dünyanın en hüzünlü kokusunu sorsalar hiç düşünmeden bu kokuyu diyebilirdim o an. Yan masada kırlaşmış ve sigaradan sararmış sakalları olan bir adam yalnız başına oturuyordu. Kendi kadar yıpranmış eski bir deftere bir şeyler karalıyordu. Arada bir başını defterden kaldırıp o kalın ve tok sesiyle bir şeyler mırıldanıyor ve elinden hiç bırakmadığı sigarasından bir fırt çekiyordu. Sonra, bir anda durup bir küfür savurarak önündeki kadehten bir yudum çekiyordu ve yeniden defterine gömülüyordu. Sarhoştu, belliydi. Bunu gözaltındaki morluklardan, kayan konuşmasından veya sallanmasından anlamaya gerek yoktu. Bu meyhanedeki herkes sarhoştu çünkü. “Dert sarhoşu”. Sarhoş olmayan bir insan neden meyhaneye gelirdi ki zaten?

 

***

Rakımdan bir yudum almak için dudağıma götürdüm kadehi. Rakım bitmişti. Sakiye bakarak elimdeki kadehi kaldırıp ‘doldur’ anlamında salladım. Hemen anladı ve geldi yanıma. Rakıyı doldurdu, eli su şişesine gitti ama birden aklına bir şey gelmiş gibi duraksadı.

-Su almıyordunuz değil mi?

-Evet, sek içiyorum.

-Çok ilginç, siz rakıyı sek içen ilk kadın müşterimsiniz.

Güldüm.

-İçene değil içtirene bak, demişler. Kadın, erkek, tuttuğun takım, memleket hiç fark etmez, içtiren hep aynı. Sevda…

Cevap vermedi. Nerede susup nerede konuşması gerektiğini bilirdi çünkü iyi bir saki.

-Şu yan masadaki adam kim?

diye sordum merakıma yenilerek.

Kafasını çevirdi o tarafa ve gülümsedi.

-O mu? Can Baba. Buranın demirbaşıdır.

-Bayağı dertli gibi. Ee tabi bir de sarhoş. Ne yazıyor o deftere?

-Ne yazabilir ki, sizin de dediğiniz gibi: sevdayı…

Kinayeli hafif bir gülümseme vardı suratında, gözlerine baktım sakinin dikkatlice. Sanki çok şey biliyor gibiydi, çok hayatlar görmüş geçirmiş gibi. Güldüm ben de.

-Haklısın.

Kadehimi kaldırdım.

-O zaman sevdaya!

Muzip bir gülümseme giydi yine yüzüne.

-Sevdayı sek sevenlere! dedi ve gitti, beni sevdamla baş başa bırakarak…

 

***

Önümde duran kadehlere baktım, sol tarafta rakı, sağ taraftaki de su. Ne zaman rakıyı sek içmeye başladığımı düşündüm. Seni düşündüm.

Nasıl anlatsam? Sen rakıydın, ben su.

Ayrı bardaklarda ama yan yana. Ayrı bardaklarda ama aynı masada, aynı kafada, aynı gönülde, aynı sevdada…

Rakıyı sek seviyordum çünkü her yudumu bana seni, senin o genzimi yakıp geçen acını hatırlatıyordu. Ne zaman su katılmış beyaz bir kadeh görsem, bu beni hüzünlendirirdi. Birbirine karıştıkları, kavuştukları için kıskanırdım onları. Beyaza özlem… Hiçbir zaman beyaz olamayacağını bilmenin verdiği hüzün.

Efkarlandım. Müzeyyen susmuştu. Soldaki kadehi aldım elime ve koca bir yudumla diktim seni kafama. Müzeyyen sultan duydu boş kadehi masaya vuruşumu ve tekrar duyuldu o güzide sesi.

*Elbet bir gün buluşacağız..